Monthly Archives :

Temmuz 2026

TANRI, KADINDA VE ERKEKTE “SIRT”I BOŞA PROJELENDİRMEMİŞ, “TAM İNSAN” OLSUNLAR İSTEMİŞ!..

150 150 bakikarakol

Başlıklar öyle atılsa da, ben onlara “Filenin Sultanları” https://x.com/BakiKarakol/status/2081411872549405161 demiyorum, demeyeceğim, “Kemal Atatürk’ün kızları” ya da “Atatürk’ün kızları” diyorum, diyeceğim.

Ve…

Okuyacağınız yazımı, onlara adıyorum (ithaf ediyorum).

 

Yazımda, günlük, rutin siyasadan uzak duracağım; ama siyasa, siyasetçi kaynaklı ülkemizin, hatta çok sayıda ülkenin başlıca ana sorunlarından birine değineceğim.

Beni buna iten, www.gerçekgundem.com internet gazetesinin yazarlarından Neşe Doster’in Pazartesi (27 Temmuz 2026) günlü “Ülkemizin Ruh Hali mi? Hüzün Bir yanda, İnsanlık Diğer Yanda…” https://www.gercekgundem.com/yazarlar/nese-doster/ulkemizin-ruh-hali-mi-huzun-bir-yanda-insanlik-diger-yanda-575696 başlıklı yazısındaki “Acaba sorun bilgi eksikliği mi, vicdanların körelmesi mi, çıkan seslerin baskıyla kısılması mı, yoksa umursamayanların sayısının artması mı?” sorusu ile şu tümcelerdi:

// Bir süre önce Afganistan’daki Taliban rejimine özenen bir profesör şöyle buyurmuştu: “Kadınları eve kapatırsanız hiç sorun kalmaz, cinayet de işlenmez!” Bu söz üzerine bir kayıt da biz düşelim. Ülkenin yarısını oluşturan, tamamını doğuran kadınları eve kapatırsanız ne mi olur? Örneklerle açıklamaya çalışalım:

Kadınları üretime katan ABD dünya lideri oldu. Çin, ekonomide mucizeler yaratıyor. Kadınların önündeki bariyerleri kaldıran Güney Kore bolluk bereket içinde yaşıyor. Kadınları şirketlerin başına getiren Norveç, dünyanın refah içindeki ülkelerinin başında geliyor. Bunların tersini yapan; sokağı, araba kullanmayı, seyahat etmeyi yasaklayan Afganistan ise aç, sefil ve perişan yaşıyor…

Tam da burada günümüze dönelim, kaos ve çatışmanın hakim olduğu Orta Doğu’ya bakalım. Taliban yönetiminin hakim olduğu ve kadını yok sayan Afganistan’a bakalım. Okula gidemeyen kız çocuklarına, erkeğin izni olmadan sokağa çıkamayan kadınlara bakalım. Bunlar gibi ve bunlar kadar pek çok örneğe bakarak, bir kez daha büyük Atatürk’ün o zorlu koşullarda attığı adımların öneminin, değerinin ve vazgeçilmezliğinin altını çizelim… //

 

Bu tümceler, hele de son tümce, beni öyle bir etkiledi ki!

Etkilediği kadar, öyle bir de derinlere götürdü, düşündür ki!

 

Kemal Atatürk’ün 17 Şubat 1926’da yasalaştırdığı “Türk Medeni Yasası” ile Türk kadınına tanınan haklarla donanan Türkiye, beynimin içinde dolandı durdu.

Çağdaşlık için, kalkınma için, aydınlık yarınlar için, elerki (demokrasi) için, ekin (kültür) sanat için, kaynaşma için, dayanışma için, özgürlük için, barış için, spor için, sağlıklı yaşam için vb ne güzel gelişmeler oldu!

Şimdi?!..

Tel tel döküldü, uçtu gitti!

“Hayır, yanılıyorsun” diyen, buyursun beni yanıltsın, madara etsin!

 

Bilge insan Doster’e, WhatsApp’dan “Neşe Hanım… Sorun, askeri alanda yenilen dış düşmanın kin, intikam isterikliyi doğrultusunda yaptığı uzun süreli senaryolarını, yerel işbirlikçileri piyon olarak kullanarak bir bir yaşama geçirmesidir. İki sırt, kadın ve erkek sırtları birleşirse, o zaman “insan” olur,. Tek başına kadın, tek başına erken “yarım insan”dır. Kadını erkekten, erkeği kadından ayrıştıran, hele de erkeği üst, kadını alt gören anlayış orta çağ karanlığının anlayışıdır; Tanrı katında da kabul görmez, ret edilir.” diye yazdım.

Sesli ileti gönderdi:

“Yıllar önce Bakırköy’de bir toplantıda konuşmacıydım. Kadınlar da sokağa dökülmüş. O dönemde Bülent Arınç ‘Evdeki işler bitti mi ki sokağa döküldünüz? Sizin evde işiniz yok mu?’ dedi…”

 

Meşhur “Şeyini şey ettiğimin şeyi”* sözünün sahibi Arınç’ın ve “Profesör” sıfatlı bağnazın sözlerine öfkelendim.

Bu ne ilkellik ya!

 

Doster, “Bu sözlerinizi yazabilir miyim?” soruma olumlu yanıt verdi, şunları da söyledi:

“Ayrıca Aynı Bülent Arınç demişti ki: Kadın dediğin, erkekle konuşurken yere bakar, göz göze gelmez.’ Ben de bir yazımda demiştim: ‘Biz şaşı değiliz.’ Yani neler duymuş bu kulaklar, neler yazmış bu kalemler de… Değişen ne olmuş? Bana sorsanız, hiçbir şey. Hala yüzde 35 oyla adam ‘Buradayım’ diyor.”

 

Sözde “dini bütün” Arınç’ın ve o bağnaz Profesörün, bunlar gibilerinin “kadın”a bakışı bu kadarla kalmıyor!

Sıralamaya gerek yok!

 

Bir de dindar geçinirler!

Hani ‘Cennet, annelerin ayakları altında”ydı?!

Peygamber Hz. Muhammed’in hadisleri arasında yer alan bu sözü işlerine geldiği zaman söyleyip durdular ama söyledikleri gibi davranmadılar, davranmadıkları gibi kadın katliamlarına ortamlar hazırladılar!

 

Bunlarla en başta anneleri, nineleri, halaları, teyzeleri, eşleri kızları çata çat etmeliler.

 

Her kız çocuğunun, büyüyüp yetişkin kız, evlenip anne, sonra nine olduğunu algılamaktan yoksun erkekçikler, erkeği kadının tamamladığını düşünemiyorlar!

Tek başına erkek, “yarı insan”dır!

Tek başına kadın da tek “yarı insan”dır.

 

Tanrı, kadında ve erkekte “sırt”ı boşa projelendirmemiş!

Kadın ile erkek sırt birlikteliği ile “yarı insan” olmaktan kurtulsunlar, “tam insan” olsunlar istemiştir.

 

Ne kadın erkeğin, ne erkek kadının kölesi, sömüreni, seks aracıdır.

Hiçbiri tek başına, üreme yani çocuk yapamaz; ikisinin birlikteliği şart!

Bu kadarını görmeyen “kör”dür; kavrayamayan “us”tan (akıldan) bitiktir!

 

Kadını “yok” sayanlar, “yok” sayıp baskı altında tutanlar, kadından, kadının duyarlılığından, kararından, kararlılığından, kavramasından, yol yordam bilmesinden, bilgi ve becerisinden, düşünmesinden, düşüncelerinden vb korkuyorlar!

Korkularından “kadın karşıtı” kesilmişler, kesiliyorlar.

Atatürk’e de, kadınlara haklar verdiği, kadını kendisiyle tanıştırdığı için karşıdırlar.

 

Olsunlar.

Cürümleri kadar yer yakarlar.

Sonuçta kazanan Atatürk ve kadınlar olacak!

Çünkü gerçek bu!

Yoksa sönük gezegene döneriz!

Dönmemek için kadın erkek, iki ayrı parça değil bütün olmalı; düşündaş olmalı; yaşamın öznesi, üreteni, biçimlendireni olmalı; yaşamı yaşanır kılmalı; sırt sırta bütünleşmiş “insan” yani “tam insan” olmalı.

Sonu ölüm!

 

Değer mi “yarı insan” olamaya, “yarı insan” olarak yaşamaya, “sırtdaş”a uzak kalmaya, “sırtdaş”la sırt sırta vermeyip bütünleşmemeye, “tam insan” olmamaya, “eksik insan”da inat etmeye, yaşımı yaşanmaz kılmaya vb?!.

Değer mi?!

 

Değmez be bacım, kardeşim, halam, teyzem, amcam, dayım, komşum, arkadaşım, yurttaşım, dünyalım!

Değmez!..   

 

 

* 15 Nisan 2004 günlü “Şeyini şey ettiğimin şeyi” başlıklı haber.

https://bigpara.hurriyet.com.tr/haberler/genel-haberler/seyini-sey-ettigimin-seyi_ID485888/

 

ÖZGÜR ÖZEL “MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN GÖSTERDİĞİ YOL, BİZİM YOL” DEDİ… KAYGILIYIM!..

150 150 bakikarakol

Dün gündem gene doluydu; ilk sırada, Özgür Özel’in, CHP Grup Toplantısı’nda yapacağı “son” veya “veda” konuşmasıydı.

Türkiye dün buna kilitlendi.

Bugün de, yarın da, yarından sonra da, yani daha çok günler, bu konuyla geçecek, belki aylar, yıllar…

 

Yığınların, arkasında sel olduğu Özgür Özel’in söyleyecekleri, ipucu niteliğinde, çok önemliydi.

Türkiye’nin kurucu partisi Cumhuriyet Halk Partisi, “var olmak”la “yok olmak” noktasındaydı.

Sıradan olay değildi.
Siyaset ona göre belirgenleşecekti, siyasiler ve herkes ona göre yol izleyeceklerdi.

 

Özgür Özel, Grup Toplantısı salonuna gelince, Sözcü TV muhabirinin sorusu üzerine “Her son bir başlangıç” dedi.

 

Özel’in konuşmayı dikkatlice izledim, notlar aldım.

Notlarımla, Halk TV’nin internet sitesindeki

https://halktv.com.tr/siyaset/son-dakika-yeni-donemin-isaret-fisegi-bu-toplantida-atilacak-ozgur-ozel-kursude-1043881h linkte yer alan haberi harmanladım.

 

Özel sözlerine “Bugün bu kürsüye her zamankinden farklı duygularla, belki de vakti gelmiş vedanın hüznünü taşıyarak çıktım.” diye başladı, “Bugün buradan tarihi bir konuşma, bugün buradan çok sıra dışı bir konuşma değil; bugün buradan tarihe not düşen, hatırlatan, tarihe emanet edilen cümleleri bırakan, samimi bir konuşma, açık açık bir konuşma yapmaya geldim.” biçiminde sürdürdü.   

 

“Söz veriyorum; her şey bittiğinde asla unutkan olmayacağız. Her şey bitecek ama hep birlikte hatırlayacağız.” tümcesinin ardından “Türkiye’de yıllardır kurulmuş, kurgulanmış, dayatılan bir düzen var. Değişmeyen aktörleri millete dayatan bir düzen var.” dedi.

 

Çok doğru dedi ama eksik vardı; “dış ayak” yoktu.

Hiç değinmedi, hep içeriyle kaldı.

 

“Önemli olan samimiyettir. Önemli olan doğru yerde durmaktır. Önemli olan bencillik yerine, kendin için bir şey istemek yerine, gerekirse kendini feda etmek, memleketin, partinin önünü açmaktır.” vurgusu doğru ve gerçekçiydi.

Ama…

“Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti’ye yenildiğinde, 14 Mayıs 1950 gecesi yaverini çağırıp, birileri askeri kullanarak yönetimi devirmeyi beklerken, İsmet Paşa’dan, Demokrat Parti’ye yaverini yollayıp ‘Paşa, devir teslime hazırdır’ değip evladı Erdal’a yazdığı mektupta ‘Şüphesiz ki kişisel olarak en büyük yenilgim, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasisinin en büyük zaferidir. Hedeflediğimiz cemiyet hayatına demokrasi yerleşmiştir.’ diyebilen İsmet Paşa…” söylemine katılmıyorum.

Evet, olması gereken budur.

Ancak, elerkinin (demokrasinin) kök salmış ülkelerde, toplumlarda bu geçerli ve yaşanır; elerkinin bilinmediği, çok da yanlış bildiği 1950’lerin Türkiye’sinde olası değildir.

Hele de bunu “demokrasinin zaferidir” diye tanımlamak koca yanlıştır, gerçekleri çarpıtmaktır, tarihe gerçek dışı bilgiler yerleştirmektir.

Zaten…

Türkiye, Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet Halk Partililer, Türk elerkisi bugün olumsuz ne yaşıyorsa, İsmet İnönü’nün siyaset bilmezliğinden, bencilliğinden yaşıyor.

İsmet İnönü, Atatürk’ten sonra 2’inci Cumhurbaşkanı oldu ama Atatürk’ten sonra, Atatürk gibi iyi, “mükemmel” siyasetçi olamadı.

Atatürk’ün partisi Cumhuriyet Halk Partisi’ni, İsmet İnönü Partisi yaptı.

Partinin siyasi kadrolarını da kendi gibi yaptı.

Tam burada sorarım:

Atatürk’ten sonraki CHP’de, yetişmiş, yetişkin siyasi var mı?

Hani derler ya:

“CHP bir siyaset okuldur.”

Kimi yetiştirdi?

Kim yetişti?

Parmakla sayılacak kadar az yetişenler gösterilse, onlarda da bir yığın eksiklikler çıkacak.

 

“Bugün mecbur bırakılmış vedanın vakti gelmiş, hüzünlü bir vedanın eşiğindeyiz. Ancak yeni bir başlangıcın sarsılmaz umudunu içimizde taşıdığımızı da milletimizle paylaşmak isterim.” tümcelerinin sahibi Özgür Özel, “İşgal altındaki İstanbul’da saray kuklası bir paşa olmak yerine ölümü göze alıp Anadolu’ya geçip kurtuluş mücadelesini veren Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği yol, bizim yolumuzdur.” diyerek, bir tarihi gerçeği dosdoğru dile getiriyor; diğer yandan da, izleyecekleri “siyasi yol”un “Kemal Atatürk’ün gösterdiği yol” olduğunu, olacağını dillendiriyor.

 

Çok doğru.

Olması, izlenmesi gereken yol.

Fakat…

Kaygılıyım.

Partinin adı, amblemi, kurucuları, tüzüğü, programı açıklandığında kaygılarımı sıralayacağım.

 

Hakkını yemeyelim…

Çalışkan, koşturan Özgür Özel’in şu sözlerini özetle bilginize sunmalıyım:

“Bugün mecbur bırakılmış vedanın vakti gelmiş, hüzünlü bir vedanın eşiğindeyiz. Ancak yeni bir başlangıcın sarsılmaz umudunu içimizde taşıdığımızı da milletimizle paylaşmak isterim. (…) Bugünden sonra yapacağımız yürüyüşte, her adımda, eskimiş, köhnemiş siyaseti geride bırakıyoruz. Eski nesil siyaseti bırakıyoruz. Yeni nesil siyaseti, yeni bir rekabet ahlakını, onurlu ve özgür insanların ülkesini kurmak için yola çıkan ve bu konuda kararlılıkla yürüyen bir anlayışı hayata geçiriyoruz. (…) Dosta, olmayana, yanımızda olanlara, düne kadar karşımızda olanlara ilan ederiz ki, biz siyasette gömlek çıkarmıyoruz. Biz bu ülkenin yarınları için siyasette ateşten bir gömleği hep beraber giyiyoruz. (…) Elbette bizler sosyal demokratız. Altı ok’a sonuna kadar bağlıyız. Ülkenin kurucularına, kuruluş kodlarına, ülkenin kuruluşundan beri benimsediğimiz partimizin ideallerine elbette sahibiz. Ancak bununla birlikte biz bir büyük çağrının da sahibiyiz. 10 ay önce yüzde 5 parti yüzde 25 oy aldığımız yerden yüzde 38 oya giderken nasıl aslan sosyal demokrat, muhafazakar demokratları, milliyetçi demokratları, Kürt demokratları, sosyalist demokratları, liberal demokratları kucaklamışsak, onlarla birlikte Türkiye İttifakı’nı kurmuşsak; Atatürk’le sorunu olmayan, Misak-ı Milli sınırlarıyla sorunu olmayan, Cumhuriyet’le sorunu olmayan tüm demokratları Türkiye İttifakı’nda kucaklamaya, birlikte iktidara yürümeye davet ediyorum. Bu davetin sahibiyiz.”

 

“Biz siyasette gömlek çıkarmıyoruz. Biz bu ülkenin yarınları için siyasette ateşten gömleği hep beraber giyiyoruz.” söylemi, olasılığı yüksek, kaçınılmaz öngörü.

Sonuç alıcı önlemler belirlenip yaşama geçirilmeli.

Yoksa…

Ciddi sonuçlar olur…

İKİSİNDE DE, ATATÜRK’TEN, ATATÜRK ÇİZGİSİNDEN, DÜŞÜNCESİNDEN İZ YOK!..

150 150 bakikarakol

Eğitimci, yazar, Devrim Tarihçisi, Atatürkçü, bilge kadın/insan Neşe Doster, www.gercekgundem.com internet gazetesindeki 13 Temmuz 2026 Pazartesi günlü “Kültürel Belleğe Kazınanları Anlamaya ve Anlamlandırmaya Çalışmak…” https://www.gercekgundem.com/yazarlar/nese-doster/kulturel-bellege-kazinanlari-anlamaya-ve-anlamlandirmaya-calismak-574846 başlıklı yazısını, yazıdaki “Oysa kalemle pencereler açmak, gökyüzüne köprüler kurmak, dünyayı selamlamak ne güzel yollar açar insana.” tümceyi sizinle paylaşmadan edemeyeceğim…  

 

8 Temmuz 2026 Çarşamba günkü KILIÇDAROĞLU, ERDOĞAN’IN 2010’UN 23 NİSAN’INDA “YETKİ ARTIK SENİN. İSTER ASARSIN, İSTER KESERSİN” DEDİĞİ ÇOCUK GİBİ!..” https://bakikarakol.com/kilicdaroglu-erdoganin-2010un-23-nisaninda-yetki-artik-senin-ister-asarsin-ister-kesersin-dedigi-cocuk-gibi/ başlıklı yazımı “Bitirirken…

2 Temmuz 2026 Perşembe gecesi Sözcü TV’de canlı yayınlanan “Özlem Gürses/Barış Terkoğlu Programı”nın 2’inci bölümünde Prof. Dr. Hurşit Güneş vardı.

Öyle sözler etti ki!

Haftaya yazacağım.

Sizlerden https://www.youtube.com/live/ql1dLlh13X4 linkini tıklayıp izlemenizi/dinlemenizi isteyeceğim…” diyerek bitirmiştim.

 

1974’te, 33’üncü Bülent Ecevit Başkanlığındaki CHP-MSP Koalisyon Hükümeti’nde Dışişleri Bakanı, çok iyi bir CHP’li merhum Turan Güneş’in oğlu, Prof. Dr. Hurşit Güneş, 6 Temmuz 2026 Pazartesi günü X hesabından şunları yazdı:

“CHP’de sürdürülmesi gereken mücadelenin yol haritası: 1) Sarayın emeli olan ve bazı art niyetlilerin de çok istediği bölünmeye engel olmak. (Her iki tarafta da “kurtulalım” biçiminde hareket edenler var) Parti tabanımızın büyük çoğunluğu ise bölünmeye karşı. 2) Kurultay takviminin TAMAMININ ve BİR AN ÖNCE açıklanması.. CHP’nin siyasi meşruiyeti olan SEÇİLMİŞ bir genel başkana kavuşması.. Adres: mevcut CHP yönetimi. 3) Kurultayın yapılabilmesi için tedbir kararının kaldırılması gerekiyor. O halde, BAM tarafından verilen MUTLAK BUTLAN kararının Yargıtay’daki temyiz sürecinden feragat edilerek biran önce kesinleşmesi şart. Adres: yine mevcut CHP yönetimi…. 4) Eğer bölünme olmuşsa, SEÇİMLERDEN ÖNCE birleşmenin sağlanması..

https://x.com/hursitgunes/status/2074010036485923198

Ben de, paylaşımın altına “Hurşit Bey, hoş dersin de… Atatürk, Anadolu’ya çıkmasaydı, İstanbul’da kalsaydı; ülke ve Türk halkı kurtulur muydu, özgür, bağımsız, demokratik, laik Cumhuriyet, Parlamenter Sistem, güçlü yerel yönetim, bilimde, ekonomide, ekinde, eğitimde vb aydınlanma, kalkınma olur muydu?!. https://x.com/BakiKarakol/status/2074091850621653428 diye yazdım.

Bir gün sonra (7 Temmuz 2026 Salı) Güneş X’ten şu paylaşımı yaptı:

“Geçen hafta Sözcü TV’de Özlem Gürses ile yaptığımız programda CHP’nin bölünmesinin mahzurları ve tehlikesi üzerine yaptığımız programın çok ses getirdiğine şahit olduk. Anadolu’nun çok çeşitli yerlerinden örgütlerden telefonla arandık. Cep telefonumuza çok sayıda mesaj geldi. Özellikle butlana çok tepkili olan partililerimiz mücadelenin CHP içerisinde verilmesine ikna olmuşlar. Hepsini kutlarım. Şu andaki CHP yönetimi bir türlü bunu dile getirmese de birliğimiz son derece önemli. CHP bir büyük ailedir. Hiç bir yoldaşımızın ayrılmasından mutlu olmayız! En kısa zamanda ve mutlaka bütünlüğümüzü ve birliğimizi yine sağlayacağız.” https://x.com/hursitgunes/status/2074399761906438328

Bu kez de paylaşımın altına “Hurşit Bey; siz, CHP’li efsane Dışişleri Bakanı rahmetli Turan Güneş’in oğlusunuz!.. Yapmayın!.. Kendinizi, kitleleri yanıltmayın; butlancıların “Cumhurbaşkanı adayımızsınız” sözlerine kanmayın; siyaseten hepten bitersiniz!.. Lütfen gerçekçi olun, gerçekleri çarpıtmayın!..” https://x.com/BakiKarakol/status/2074424907828457635 tümcelerini kondurdum.

 

Bilemiyorum…

Rahmetli babası gibi iyi bir CHP’li, 24’üncü dönem (28 Haziran 2011-23 Nisan 2016) 23 Nisan 1957 doğumlu, Kocaeli CHP Milletvekili, Ekonomist Prof. Dr. Hurşit Güneş, “Atatürk’ten sonraki CHP’nin, Atatürk’ün CHP’si olmadığını; hele ki, merhum Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel yönetimindeki CHP’nin, Atatürk’ün CHP’si hiç olmadığını söylesem” bana katılır mı?!

En son, önceki gece (13 Temmuz 2026 Pazartesi) TV100 kanalındaki canlı yayına katılarak, iki gazetecinin sorularını yanıtlarken, “Özgür Özel’e ‘Gitme’ der misiniz?” sorusuna “Partiden ayrılmasına gerek yok. Niye partiden ayrılıyor? Hangi gerekçeyle partiden ayrılıyor? Parti içinde mücadele edebilir. Buna hiç itirazım olmaz. Ama parti içinde paralel yapı olmaz.”  https://www.sozcu.com.tr/kemal-kilicdaroglu-aciklamalar-13-temmuz-2026-p336201 biçiminde açıklık getiren “Kemal Kılıçdaroğlu’nu içten, gerçekçi buluyor mu?” diye sorsam düşüncelerini paylaşır mı?

 

Bendeki kanı…

Hurşit Güneş “Gitmesinler, CHP’de kalsınlar” dışında, Özgür Özel ve ekibine bir öneri getirmiyor ve butlancı ekibin, kulağına fısıldadığı “Cumhurbaşkanı adayımızsınız” sözün etkisinde.

 

Ama…

Umarım; önceki günkü canlı yayınla, zaten “siyasi bitik” olan Kemal Kılıçdaroğlu, yanıtlarıyla kendini siyaseten hepten bitirdiğini ve AKP’ye can simidi olduğunu gördü.

Gördüklerine ve bildiklerine karşın, “doğru”da karar kılacağını düşünmeyi çok isterim.  

 

“Siyasi bitik” Kemal Kılıçdaroğlu’nun “CHP’nin bölünmesi Erdoğan’ın işine yarar. Kim partiyi bölüyorsa Erdoğan’a hizmet eder” 

https://halktv.com.tr/turkiye/son-dakika-chp-lideri-ozgur-ozel-grup-kursusunde-butlan-yonetimine-verdigi-sure-doldu-1042428h sözüne kıs kıs gülmekten kendimi alamazken, dün Özgür Özel’i Grup konuşmasında izledim, üzüldüm; içim parçalandı.

Hala “teşbih”ten “medet” umuyor, “keramet” bekliyor!

İlkin, 26 Haziran 2026 Cuma günü Diyarbakır’da https://www.gazetepencere.com/gundem/imamogluna-ibbyi-kazandirdi-diyarbakirda-chpye-ozgur-ozele-kazandiran-tesbih-705821h

(X hesabımdan şöyle yazmıştım: TESPİHİN KERAMETİ HA! VAY BE! SEN DE Mİ ÖZEL! ATATÜRK OLSAYDI, DİNİ MOTİF TESPİHİ SİYASİ MALZEME YAPIYOR, BİR DE POZ VERİYORSUN YA, SANA ÖYLE BİR TOKAT ATARDI Kİ!.. https://x.com/BakiKarakol/status/2070516130305716591 ); sonra önceki gün Niğde’de https://medyascope.tv/2026/07/12/ozgur-ozel-nigde-bir-gunu/ …  

Yetmezmiş gibi, dünkü grup konuşmasında da ballandıra ballandıra anlattı.  https://halktv.com.tr/turkiye/son-dakika-chp-lideri-ozgur-ozel-grup-kursusunde-butlan-yonetimine-verdigi-sure-doldu-1042428h

 

Ve…

Dahası var:

“İlk kez, Sayın Kılıçdaroğlu, size bu kürsüden, bu kürsüde siz görev yaptınız, konuştunuz; ben orada oturdum, orada oturdum, burada oturdum. Alay ediyorlar benle, ‘Aday oldunuz, ben burada gözyaşı döktüm.’ Bu kürsüden, ama bu kürsünün ilk sahibi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür, son sahibi ne benim ne sensin! Mademki partilisin, mademki bölünmek istemezsin, mademki ‘Bölünme olursa AK Parti’ye yarayacak’ diye sanki bölebilecekmiş gibi konuşursun; buradan açıkça söylüyorum, açık açık! İster 1 milyon 950 bin üyemizle, istifa edenleri geri çağıralım 2 milyon üyemizle, ister son bıraktığın 1 milyon 200 bin üyemizle; ikimiz, tüm üyelerle genel başkanlık yarışına girelim, kaybeden CHP’yi salsın! CHP’yi salsın! Kaybeden siyaseti bıraksın! Sayın Kılıçdaroğlu! Çağrı yapıyorsun ya, çağrı yapıyorum! İkimiz yarışalım 2 milyon üyeyle! %90’ın altında oy alırsam siyaseti bırakıyorum!”   https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/kemal-kilicdaroglu-kim-partiyi-boluyorsa-erdogan-a-hizmet-eder-2520511 diyerek, esti gürledi, meydan okudu.

 

Yine “ben”, “sen”, yine “tekil” söylem!

İkisinde de, Atatürk’ten, Atatürk çizgisinden, düşüncesinden iz yok!

Al birini, vur ötekine! Kemal Kılıçdaroğlu’nun “siyasi ipliği” zaten pazara çıkmış, Özgür Özel’inki de yolda.

 

Kaygım…

Caddelerde, sokaklarda sel gibi akan yığınların, “AHBAP başı Haluk Levent hayal kırıklığı”nı Özel Özel’de yaşayacak olması!

Ama hiç umutsuz değilim, çünkü bu topraklarda “Atatürk mayalı”lar var!..

KILIÇDAROĞLU, ERDOĞAN’IN 2010’UN 23 NİSAN’INDA “YETKİ ARTIK SENİN. İSTER ASARSIN, İSTER KESERSİN” DEDİĞİ ÇOCUK GİBİ!..

150 150 bakikarakol

Sizleri, yaklaşık bir haftan beri, “NATO Zirvesi” için -değim yerindeyse- Olağanüstü Hal (OHAL) Yasası’nın en katı biçimde uygulandığı “Ankara”dan, “Ankara gündemi”nden ve dün (7 Temmuz 2026 Salı) başlayıp bugün (8 Temmuz 2026 Çarşamba) bitecek “NATO Zirvesi”nden uzak tutacağım; ama bir başka yazıyla buluşturacağım:

// Barajlar doldu. Şimdi yapılacak iş ilk seçimde toprakla suyun birleşmesini sağlamak. Suyu hasretle kavrulmuş toprağa taşıyacak kanallara işlerlik kazandırmak.

Uzun yıllardan beri geniş halk kesimleriyle arasına perde geren CHP yönetimi Kılıçdaroğlu ve yol arkadaşlarıyla aradaki perdeyi kaldırmış Halkla yüz yüze gelmeye başlamıştır. Türkiye ve hatta dünya solcularını, sosyal demokratlarını umutlandıran, heyecanlandıran bu gerçeği artık karşıt düşüncedekiler bile kabul ediyorlar.

Kılıçdaroğlu’nun gittiği her yerde gördüğü ilgi, kamuoyunda yarattığı güven CHP’yi ilk seçimde mutlaka iktidara taşıyacaktır, taşımalıdır. Bu herkes için gereksinimdir.

Genel politikanın geniş halk kesimleri üzerinde yarattığı bu pozitif olguyu yaygınlaştıracak, etkinleştirecek güç yerel yöneticilerdir. İl ve ilçe örgütleridir. Bu koşuya, iktidar koşusuna ayak uydurmakta zorlanan örgütlerin gözden geçirilmesi, silkelenmesi, aktif ve etki hale getirilmeleri gerekmektedir.

Siyaseten kısırlaşmış, tembelleşmiş, “elimden gelen budur” kabilinden anlayışların, etnisitenin, dar çevrenin sarmalında kaybolmuş örgütler bu şahlanışın hedef kitlesine ulaşmasında engel olamasalar da engel gibi görünmektedirler. CHP vakit kaybetmeden örgütlerde neler olduğunu sorgulamalıdır. Örgüt seçimlerinin ne koşullarda yapıldığı, delegelerin nasıl yazıldığı, ülkenin en büyük problemi olan parti içi demokrasinin işletilip işletilmediği soruşturulmalıdır. Bu soruşturmanın yapılmaması kamuoyunda oluşan olumlu havayı dağıtma tehlikesini ortaya çıkarıyor. Nitekim CHP’de yaşananların bir “değişim” değil yalnızca başkan değişikliği olduğunu iddia edenlerin en çok kullandığı argümanlar, örgütlenme yapısı konusunda toplanmaktadır. CHP’nin bu iddialara vereceği en iyi yanıt örgüt yapılanması konusunda iyi bir sorgulama ve düzenleme olacaktır. Türkiye genelinde CHP’ye destek vermek için parti kapatanların, parti kurma çalışmalarını durduranların, şu ya da bu sebeplerle partiyle arasına mesafe girmiş kişilerin koşarak geldikleri böylesi bir ortamda “mutlaka ben olmalıyım” diyenlerin yerini “mutlaka ben de olmalıyım” diyenler almalıdır.

Özellikle parti içindeki yönetimi eleştirdiği için partiye ‘küstürülen’, delege listelerinden çıkarılan, parti içinde belirli konumlara gelmesi haksız şekilde engellenen insanların (ki son 10 yıla kadar sosyal demokrat geleneği ayakta tuttuğu dikkate alınırsa çok önemli bir sayıdadırlar) tekrar aktif hale getirilmesi de yeni yönetimin önemli bir başarısı olacaktır. Siyaset üretmeyi bir yana bırakalım, üretilen siyaseti kavramakta zorlanan, hantallaşmış, tembelleşmiş, hedef kitlesini daraltmış, örgütlerin dirilmelerini sağlayacak önlemlerin vakit geçirilmeden alınması gerekmektedir.

Güçlüklerle dolu, zor ve yorucu bir yolculuğun yeniden başındadır CHP. Bu zorlukları aşacak irade ve niyet CHP’nin kuruluş felsefesinde vardır. Bu felsefeyi yeniden yaşama geçirmek hepimizin boynunun borcudur.

Şimdi, hemen, ivedilikle örgütler gözden geçirilmeli, çalışmaları sorgulanmalıdır. Yüreklice “Ben CHP’liyim, demokratım, tüm insanları ayırt etmeden seviyorum, ülkenin kalkınması, herkesin aş, iş sahibi olması, herkesin birbirine güler yüzle baktığı, kucaklaştığı, kamplaşmaların, düşmanlıkların olmadığı bir toplumun yaratılmasında benim de alın terim olmalıdır, birikimlerim var ve bu birikimleri paylaşmak istiyorum” diyenlerin, beraber yürümesi gereken bu yolculukta yol arkadaşı olmak isteyen herkese kolaylıklar diliyorum.

Bilinmelidir ki, zorlu bir yolculukta yol arkadaşı olacak kişiler barajlardaki suyun toprakla buluşmasının önünü kesen kişiler olmamalıdır. Kanallara akıtılan su kendisini bekleyen toprağa kavuşmak için önündeki engelleri mutlaka yıkacaktır ancak, ortaya çıkacak bu çok az bir zaman kaybı bile partimin ve ülkemin gelişmesini geciktirebilir.

Seçimler toprakla suyun birleşme günüdür ve süresi bellidir. //

 

Okuduğunuz yazı, 28 Haziran 2010 Pazartesi günlü; yani, yazıda adı geçen; 22-23 Mayıs 2010’daki CHP’nin 33’üncü Olağan Kurultay’ında tek aday ve bin yüz 89 delege oyu ile CHP’ye “7’inci Genel Başkan” olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesinden 37 gün sonra…  

 

Tanığıyım; okuduğunuz yazıyı kaleme alan, aynı günlerde, memleketinde bir toplantıda, “Arkadaşlar, Genel Başkanımız Kılıçdaroğlu’yla bir rüzgar yakalamışız. Bu rüzgarı heder etmeyelim, çok dikkatli olalım” sözünü de etmişti.  

 

16 yıl 3 gün önceki yazının ve iki tümcelik sözün sahibi, 1999-2002 yılları arasında Kars CHP İl Başkanlığı yapan eğitimci kökenli Yücel Taşçı’ydı.

 

Şimdi ne düşünüyordu?

Aradım.

Yoğundu.

Konuşamadım.

Döndüm; www.karsmanset.com internet gazetesinde 28 Mayıs 2010’da “Yücel Taşçı’dan öneriler” https://www.karsmanset.com/haber/yucel-tascidan-oneriler-3214.htm başlıklı yazıyı tekrar okudum.

Aradıklarım, yazının içindeydi.

 

Bugünlere gelmeden önce, 33’üncü Olağan Kurultay öncesine çok kısa değineceğim:

CHP Genel Başkanı merhum Deniz Baykal’dır.

Baykal, Bülent Ecevit’in 1999’da DSP’den Milletvekili adayı yapmadığı, partililerine de “Bundan uzak duralım” dediği, ama Adalet Partisi Genel Başkanlığı ve Başbakanlıkları dönemlerinde Türkiye’ye, Türk halkına dokuz doğurtan, 9’uncu Cumhurbaşkanı olunca “demokrat” kesilen Süleyman Demirel’in “ricası” ile CHP’ye alındı, İstanbul’dan Milletvekili, ardından Grup Başkanvekili yapıldı.

Maliye Bakanlığı’nda “Hesap Uzmanı”, daha sonra Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) –şimdi yok, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) var- Genel Müdürü görevlerinde bulunan Kemal Kılıçdaroğlu, 2009 yılının başlarından itibaren AKP’li iki Genel Başkanın (merhum Mir Mehmet Fırat ile Şaban Dişli’nin) ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek’in yolsuzluklarıyla ilgili belgeleri kamuoyuyla paylaşmaya başladı.

Popüler oldu.

Onunla yapılan televizyon programları yüksek reyting alıyord; yazılar, söyleşiler, haberler kapış kapış okunuyordu.

Parlaması, parlatılması bir numaraydı.

Gün geldi, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, Özel Kalem Müdürü ve Milletvekili Nesrin Baytok’la kaseti patlak verdi.

Deniz Baykal 10 Mayıs 2010’da Genel Merkez binasında düzenlediği basın toplantısıyla CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa ettiğini açıkladı.

Genel Başkanlık için “Kemal Kılıçdaroğlu” adından başka ad öne çıkmadı.

1994 yılında, “ABD’li Para Babası” diye de anılan Geogre Soros’un, “Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) adlı vakfının 183’üncü sıradaki kurucu üyesi Kemal Kılıçdaroğlu, 33’üncü Olağan Kurultay’da seçilerek, “CHP Genel Başkanı” oldu ve “CHP Gene Başkanlığı koltuğu”na oturdu.

Umut saçar.

“Ekmek Teknesi” dizindeki bir replik gibi:

“Umutlar şelale…”

Ancak…

İlk seçimle umut sönmeye başlar, peş peşe yapılan halkoylamaları ve yerel, genel seçimlerle hepten tükenir.

38’inci Olağan Kuru’tay’la “CHP Genel Başkanlığı” defteri de kapanır.

Ama 0 da ne!

Kurultay sonucuna itiraz edilir.

Dava açan açana…

Kılıçdaroğlu, süreç başlarında “Kayyum geleceğine, mutlak butlanla ben geleyim. Ne var bunda” dedi.

Dediği oldu da.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36’ıncı Hukuk Dairesi, 21 Mayıs 2026’da “Mutlak Butlan” kararı verdi, Özgür Özel ve yönetimini “tedbiren” görevden uzaklaştırdı, Kemal Kılıçdaroğlu ve yönetimini yetkili kıldı.

Fakat…

Kılıçdaroğlu, karardan bir gün önce çekip yayınladığı videoda öyle sözler etti ki!..

Değim yerindeyse, kendisini, yapacaklarını vb tek tek sıraladı.

Bu da, “kuşkular”a neden oldu.

Artık açık açık konuşuluyordu:

“Kılıçdaroğlu, Türkiye, laik Cumhuriyet ve CHP üzerine yazılmış kirli senaryonun oyuncusu”ydu.

İşin de ta başındaydı.

“Şikayetçi belirleyen, onları yönlendiren o” deniliyordu.

Bu kanıya varılmasında, açılan dava süresince ağzını açıp tek sözcük etmemesi, şikayetçi Lütfü Savaş’ın avukatını* Ankara CHP İl Yönetim Kurulu üyeliğine getirmesi etkili etkenlerden biriydi.

 

Kendi Avukatı Celal Çelik’in yazılı başvurusu ile polisin 24 Mayıs 2026 Pazar günü CHP Genel Merkezi’ne yıkıp dağıtarak, biber gazı sıkarak girmesi olayını hiç anımsamak ve anımsatma kistemem.

O bile başlı başına “siyasi görevleri”nin içeriğini, amacını, neler yapılacağını, nerelere, kimlere kadar gidileceğini işraetliyordu.

 

Erdoğan Başbakanken, 2020’un 23 Nisan’ında, koltuğuna oturttuğu ilkokul öğrencisi Engin Koçubaba’ya “Yetki artık senin. İster asarsın, ister kesersin. Her şey sende” https://www.hurriyet.com.tr/video/ister-asarsin-ister-kesersin-36038043 dediği gibi, Mahkemenin “Mutlak Butlan” kararı ve görevlendirmesiyle “yetki” artık Kemal Kılıçdaroğlu’ndaydı.

Attığını attı, kovduğunu kovdu, görevden aldığını aldı, göreve getirdiğini getirdi vb!..

Gelinen noktada, il, ilçe, belde Başkanlığına atayacak, il, ilçe, belde yönetimine getirecek partili bulamıyor.

Bir de X hesabından “Tarafsız basının sustuğu yerde millet gerçeği duyamaz; gerçeğin sustuğu yerde ise demokrasi yaşayamaz.”  https://x.com/kilicdarogluk/status/2073779605538750571 diye yazar.

Ben de, paylaşımının altına “… ‘gerçeğin sustuğu yerde ise demokrasi yaşayamaz’ yazmışsınız… Hukukla örtüşmeyen mahkeme kararıyla atandığınız CHP’de olduğu gibi!.. Bu arada ‘gerçeğin sustuğu’ ne demek?.. Gerçek nasıl susar?.. ‘gerçeğin sustuğu yer’den de söz ediyorsunuz… O yeri tanımlar mısınız?..” https://x.com/BakiKarakol/status/2073792348148916364 diye yazdım.

 

Uzun oldu.

Uzatmayayım.

Bu kadarla kalsın.

 

Bitirirken…

2 Temmuz 2026 Perşembe gecesi Sözcü TV’de canlı yayınlanan “Özlem Gürses/Barış Terkoğlu Programı”nın 2’inci bölümünde Prof. Dr. Hurşit Güneş vardı.

Öyle sözler etti ki!

Haftaya yazacağım.

Sizlerden https://www.youtube.com/live/ql1dLlh13X4 linkini tıklayıp izlemenizi/dinlemenizi isteyeceğim…

 

* Onur Yusuf Üregen

KADİR İNANIR’I RAHAT BIRAKIN CENNET’İNDE IŞIKLAR İÇİNDE UYUSUN, SEVENLERİNİN GÖNLÜNDE YAŞASIN…

150 150 bakikarakol

“Terörsüz Türkiye” sözünü ilk duyduğumda “Bir yanlışlık var” diye söylendim.

Çünkü…

Terör, “Devlet” denen yapının olmazsa olmazıdır.

“İç ve dış terör”ü olmayan devlet yoktur.

Çünkü…

Olacak ki, gücünü göstersin, egemenliğini güçlü kılsın, egemenliğinin “ömrü”nü uzatsın.

Başka ayrıntılara girmeyeceğim; bu kadarla yetşneceğim.

 

1970’ler-1980’ler öncesi, Askeri Darbelere davetiye çıkarmak için yaşatılan iç terörleri görmüş; dış ülkelerde de Büyükelçilerimize, Konsoloslarımıza, ataşelerimize, vatandaşlarımıza vb yönelik terör eylemlerini radyolardan dinlemiş, televizyonlardan izlemiş, gazetelerden, kitaplardan okumuş biri olarak, özünde “insan ve insanlık suçu” olan terörü, terörizmi lanetliyorum; dünyada barışın, sevginin, kardeşliğin egemenliğini candan sahiplenip istiyorum.

Ama…

Emperyalistlerin egemen oldukları dünyada, şimdilik böyle bir şey yok!

Ne zaman olacağı da belli değil; yüz yıllar alır.

 

Emperyalizmin ve emperyalistlerin ortadan kalktığında insan, insanlık, lanet terörden, terör belasından kurtulacaktır.

Bu inançta olanlar, yaşamları pahasına, yüz yıllardır savaşım veriyor.

Onlara selam olsun.

 

Ancak…

Savaşım verir gibi görünenler de var.

Dahası…

Hiç savaşım vermeyenleri, savaşım vermiş gibi köpürtenler de var.

Bir örnek vereceğim:

Kadir İnanır.

Türk sinemasının usta oyuncusudur.

Oyunculuğuna asla sözüm yok.

26 Haziran 2026 Cuma günü 77 yaşında yaşama gözlerini kapadı.

Allah Rahmet etsin, mekanı Cennet olsun, ışıklar içinde uyusun.

Fakat…

Sonradan söylendiği, anlatıldığı gibi halkçı, aydınlıkçı vb siyasi yapısı yoktu.

Siyasi eylemi ve eylemi de yoktu.

Yaşamında, tek siyasi duruşu, eylemi, 2013’de başlayan “çözüm süreci”nde, AKP’nin “Akil İnsanlar Heyeti”nde yer almasıdır.

Gel gör ki…

28 Haziran 2026 Pazar günü İstanbul’daki Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde düzenlenen anma töreninde, yaşam arkadaşı Julide Kural bir konuşma yaptı.

Özetle dedi ki:  

“Kadir İnanır bir bakışıyla, seyircisinin yıllarca sürecek olan unutulmazıdır. Herkesin abisidir, dayısıdır, sevgilisidir, oğludur, babasıdır ve aslında o halktır. Anadolu’dur ve bütün halkların dostudur. O yüzden de Rum’dur, Türk’tür, Ermeni’dir, Çerkez’dir, Boşnak’tır, Arap’tır ve tabi Kürt’tür. Bu dünyadayken, hatta ayrılırken en büyük vasiyetidir memleketine; ‘O büyük barışı mutlaka biz halklar kuracağız’ derdi dünyanın en güzel gülümsemesiyle. Vasiyetin, sorumluluğumuzdur, bir gün mutlaka sevgilim.” https://halktv.com.tr/magazin/yesilcamin-efsane-ismi-kadir-inanir-son-yolculuguna-ugurlaniyor-1039078h#post-live-ed74180b-ab14-47dd-8c8d-91166e8a7317

Evet, Kadir İnanır, sevilen sahiplenilen sinema sanatçısıdır, aktördür.

Amma…

Kadir İnanır’ın “Akil İnsan” dışında bir “siyasi yaşanırlılığı” yok.

Var da, ben mi görmedim.

“Evet” diyenler, lütfen cahilliğimi gidersin.

Düşüncem o ki…

Julide Kural’ın “Kadir İnanır’ın vasiyetidir” diye söyledikleri, Kural’ın kendine ait olmalı.

Ve…

Halkların kardeşliğine, barışa, bir arada ayrım yapmadan, ötelemeden, özgürce yaşamaya varım.

Karşı çıktığım, yerdiğim, Çerkez kökenli Julide Kural’ın, kendi siyasi düşüncelerini, “Kadir İnanır’ın vasiyeti” diye sunmasınadır.

Buna kalkmamalıydı.

Neden gereksinim duyduğunu kavrayabiliyorum.

Ama yazmayacağım.

Umarım Julide Kural, ne demek istediğimi anlamıştır.

Beklerdim ki, yaşam arkadaşı, sevgilisi Kadir İnanır’ın cenazesinde, siyasi şov yapanlara karşı duyarsız kalmamaya özen gösterseydi.  

 

Dem Parti Eş Başkanı Tuncer Bakırhan, Kadir İnanır’ın cenaze töreni biter bitmez, partisinin Bağcılar meydanındaki “Öcalan’a özgürlük” mitingine koştu. https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/bagcilar-da-ozgurluk-mitingi-duzenlendi-tuncer-bakirhan-dan-ocalan-a-umut-hakki-cikisi-bu-hak-taninmadan-baris-olmaz-2516254  

İlk sözleri “Kürt dostu, işçi dostu, emekçi dostu Kadir İnanır’ı kaybettik. Barış sevdalısı, emekçinin, ezilenin her daim yanında duran; sadece sanatçı kimliğiyle değil, duruşuyla da bir demokratı, bir devrimciyi, bir Karadeniz evladını kaybettik” oldu.

Bu sözler, Kadir İnanır’ın siyasi yaşamıyla örtüşmüyor.

Bakırhan da, Julide Kural gibi gerçeği eğip büküyor.

Ve Bakırhan, miting konuşmasına özetle şunları söylüyor:

“Savaşı durduracak, silahları devreden çıkaracak tek bir muhatap var, o da Sayın Abdullah Öcalan’dır. Sayın Öcalan’ın bu saatten sonra tecritte olması, 12 metrekarelik bir hücrede olması kabul edilemez. Umut hakkı tanınmadan barış olmaz. Umut olmadan toplumsal barış olmaz. Umut hakkı, bu halkın geleceğe yürüme hakkıdır.”  

 

Julide Kural, bu sözlerden, tehdit, dayatma çıkarmıyor mu?

Bu sözlerle, barışın ve halkların kardeşliğini olası görüyor mu?

Her tümcesinde “Sayın Öcalan” deyip durmasını nasıl yorumlayacak?

 

Bu kadarla kalınsa iyi…

DEM Parti’nin aynı amaçlı Mersin mitinginde, PKK’lı Çetin Arkaş adlı, 12 insanımızın katili bakın ne diyor:

“Dönüp dolaşıp pişmanlık yasasına gelecekseniz. Dönüp bize bakın,  meydandaki on binlere bakın. Biz de pişman olmuş bir hal var mı? Bu meydanda ‘Evladım pişman olarak gelsin pişman olsun’ diyen, onu evlat olarak kabul eden var mı?” https://www.odatv.com/guncel/cetinkaya-saldirisinin-faili-pkkli-cetin-arkas-bizde-pisman-olmus-bir-hal-var-mi-120152865

 

Bu kafalarla mı elerkide (demokraside), barışta, kardeşlikte ortak yaşanacak?

(“Bu kafalar” dediğim, insan, insanlık, emek düşmanı emperyalistlerin yerel işbirlikçisi siyasi militan ve kadrolardır.

Sözüm onlara.)

Onlarla olmaz kardeşim, olmaz.

Anlayın artık.

 

Benden on yaş küçük Julide Kural kardeşim, lütfen anlayın öyle konuşun, öyle siyasi söylemlerde bulun.

Kadir İnanır’a yazık etme, ettirme.

Rahat bırakın Cennet’inde ışıklar içinde uyusun, sevenlerinin gönlünde yaşasın…